https://www.faz.net/-iha-90sya

İstanbul’dan mektuplar : Türkiye’de şarkılı işkence geleneği

  • -Aktualisiert am

Sie gehören zu den Zehntausenden, die per Dekret ihre Arbeit verloren haben, obwohl sie nichts mit dem Putschversuch zu tun haben: die Wissenschaftlerin Nuriye Gülmen und der Lehrer Semih Özakça am 65. Tag ihres Hungerstreiks, dem 12. Mai, in Ankara. Bild: AFP

İstanbul’da yakalanan bir IŞİD zanlısı, Emniyet’e getirilirken cebinden çıkardığı bıçakla polis memurunu boğazını keserek katletti. Belli ki, polis müdürünün “uluslararası düzeyde aranan bir canlı bomba” diye tanımladığı zanlının üstü aranmamıştı. Kelepçe de takılmamıştı elbette. Oysa “Nuriye ve Semih” diye bağırsaydı, o polis memuru hâlâ sağ olacaktı.

          3 Min.

          Türkiye’nin geçen yıl 15 Temmuz’da yaşadığı darbe girişiminden önceki en acı deneyimi, 12 Eylül 1980’de oldu. Siyasi istikrarsızlığı, sokak çatışmalarını bahane eden ordu, emir-komuta zinciri içerisinde yönetime el koydu. Cuntanın lideri, dönemin Genelkurmay Başkanı Kenan Evren’in emriyle siyasi partiler kapatıldı, dönemin güçlü politikacıları deniz kenarındaki bir askeri kampa kapatıldı. 650 bin kişi gözaltına alındı, 517 kişiye idam cezası verildi, 50 kişi asıldı. 12 Eylül’ün toplumun tüm kesimleri için faturası çok ağır oldu. Ama muhtemelen bu faturanın en ağırını, siyasi hükümlüler ödedi. Ağır işkenceye tabi tutulan onbinlerce tutukludan 171’i, yaşadıkları acılara dayanamayarak yaşamını yitirdi. Hayatta kalmayı başaranlar ise ya bedenlerinde büyük hasarlar ya da ya da ruhlarında büyük travmalarla gökyüzünü görebildi yeniden.

          Alman okurlar için çevrilip düzenlenmiş versiyonu için tıklayın
          Zur übersetzten, für die deutschen Leser redaktionell bearbeiteten Fassung der Kolumne

          O dönemin işkencehaneleri arasında iki cezaevi, cehennemden beter bir üne kavuşmuşlardı: Diyarbakır Cezaevi ve İstanbul’daki Metris Cezaevi. Buradaki işkence yöntemlerinden bazıları şöyleydi: Falaka, köpek saldırtma, dışkı yedirme, tutukluların makatına cop sokma, cinsel organlarına elektrik verme… İçinizi kaldırmamak için daha fazla detay vermeyeceğim. Ama uygulanan işkencelerden biri de, siyasi hükümlülere bir şarkıyı zorla yüksek sesle dinletmekti. Cuntanın lideri Evren’in bizzat sipariş ettiği şarkıyı, biz dışarıdakiler -o dönem henüz siyah-beyaz yayın yapan- tek kanallı devlet televizyonunda izlerdik. Müşerref Akay adlı şarkıcının, üzerine ay-yıldız işlenmiş kırmızı uzun elbisesiyle söylediği “Türkiyem Cennetim” adlı şarkıyı… Şarkının sözleri, vatan hainliğiyle suçlanan cezaevindeki tutuklular için ise işkencenin fon müziğiydi: "Kahraman ırkıma sızmış ihanet / Bütün yüreklerde acı ve nefret / Düşmanlarım mert değil hepsi de namert / Türk'e Türk'den başka yoktur dost nimet…”

          Bülent Mumay

          Cehennemi yaşadıkları cezaevinde “Türkiyem Cennetim” dinletilen mahkumlardan biri, o şarkıdan intikamını yıllar sonra çok ilginç bir şekilde aldı. İstanbul’daki Metris Cezaevi’nde 3 yıl tutuklu kalan Cem Yılmaz adlı siyasi bir tutuklu, serbest kaldıktan sonra küçük bir müzik yapım şirketi kurar. Bir gün, batmak üzere olan bir başka şirketin sahibi, kapısını çalar. Şirketini, elindeki albümlerin haklarıyla birlikte devretmek istemektedir. Yılmaz, satışa konan şarkılar arasında “Türkiyem Cennetim”i görünce önce irkilir. Ama cuntadan intikam almak için parasını ödeyerek şarkının tüm telif haklarını satın alır. Yılmaz, yıllar sonra yaşadığı buruk sevincini şöyle anlatmıştı: “Bu şarkıyı duymaya tahammül edemiyordum. Cezaevinde dayak yerken, işkenceden geçerken fonda hep bu şarkı vardı. Bu şarkıyı bir daha kimse çalamasın diye satın aldım. Benden izinsiz kimse artık bu şarkıyı tekrar basamaz. Böylece işkencecilerin bir aletini ellerinden almış oldum…”

          Weitere Themen

          What ‘de facto’?

          İstanbul’dan mektuplar : What ‘de facto’?

          Alman Bertelsman Vakfı, demokrasi liginden çıkardığı Türkiye için “de facto diktatörlük” demiş. Trollerin de, iktidar temsilcilerinin de muhalifleri ölümle tehdit ettiği bir ülke için “de facto” nitelemesi fazla değil mi?

          Topmeldungen

          Als hätte er sie gewonnen: Trump hält am 1. Juni vor der Kirche St. John in Washington eine Bibel hoch.

          Psychogramm eines Präsidenten : Krieg, bis ihn alle lieben

          Pandemie, Rassismus, Polizeigewalt – Amerika könnte einen Landesvater gebrauchen, der Trost spendet und Zuversicht verbreitet. Doch im Weißen Haus sitzt ein Narziss, der nur mit einer Person mitfühlt: sich selbst.

          Zentrales Beweismittel fehlt : Die Taktik der Ermittler im Fall Maddie

          Die Beweislage gegen Christian B. ist dünn. Ziel der Ermittler ist es, Zeit zu gewinnen und mögliche weitere Vorwürfe zu erkennen. So soll er notfalls auch ohne handfeste Beweise im Fall Maddie dauerhaft ins Gefängnis gebracht werden.

          Newsletter

          Immer auf dem Laufenden Sie haben Post! Abonnieren Sie unsere FAZ.NET-Newsletter und wir liefern die wichtigsten Nachrichten direkt in Ihre Mailbox. Es ist ein Fehler aufgetreten. Bitte versuchen Sie es erneut.
          Vielen Dank für Ihr Interesse an den F.A.Z.-Newslettern. Sie erhalten in wenigen Minuten eine E-Mail, um Ihre Newsletterbestellung zu bestätigen.