https://www.faz.net/-iha-8xgqf

İstanbul’dan mektuplar : Bir imza yüzünden, bir imza ile yıkılan Akademi

  • -Aktualisiert am

Aus Protest gegen die Entlassungen legen Akademiker an der Universität von Ankara im Februar ihre Roben auf die Straße. Bild: Picture-Alliance

Türkiye’de darbecilerle mücadele için çıkarılan yasa, kamudaki tüm muhalifleri temizleme aracına dönüştü. Sadece bir bildiriye imza attığı için işsiz kalan son akademisyen, bakın kim çıktı...

          4 Min.

          Yıl 1980. PKK’nın, Türkiye’ye karşı cumhuriyet tarihinin 18. silahlı Kürt isyanını başlatmasına daha 4 yıl vardı. Ama Abdullah Öcalan, Ankara’da filizlenen siyasi bir hareketi, Suriye ve Lübnan’daki Bekaa Vadisi’nde silahlı bir yapıya dönüştürmeye başlamıştı bile. Öcalan’ın adından hareketle kendilerine “Apocular” diyen bir grup da, PKK adını alıp 1984’te bağımsızlık talebiyle isyan bayrağı açmadan önce Türkiye’nin güneydoğusunda da örgütleniyordu.

          Alman okurlar için çevrilip düzenlenmiş versiyonu için tıklayın
          Zur übersetzten, für die deutschen Leser redaktionell bearbeiteten Fassung der Kolumne

          O dönem sıkıyönetimin hüküm sürdüğü Türkiye’de hükümet de, bu örgütlenmeye karşı bölgede operasyonlar yürütüyordu. İşte o yılın 20 Mart’ında, Suriye sınırına bir saat uzaklıktaki Mardin’in Derik İlçesi’nde “Apocular” ile Türk ordusundan bir grup karşı karşıya geldi. Çıkan çatışmada ölenlerden biri, rütbeli bir askerdi: Yüzbaşı Beşir Bayraktar. Türkiye’nin bölgedeki ilk 3 şehidinden biri olan Bayraktar, geride gencecik bir eş ve 5 yaşındaki oğlu Ulaş’ı bırakmıştı. Bundan sonra şehit veren her aile gibi, Türk bayrağına sarılı cenazeyle birlikte, Batı’daki memleketlerine döndü anne-oğul.

          Yüzbaşı Beşir Bayraktar ve ailesinin yaşadığı, ne ilk ne de son trajedi oldu. 37 yıl boyunca zaman zaman barış umutları yeşerse de, -kısa kesintiler dışında- Kürt sorunu tüm şiddetiyle canlar almaya devam ediyor. Aslında birkaç yıl önceki kadar barışa hiç yaklaşılmamıştı. Devlet ile PKK arasında resmen başlatılan müzakereler, oluşturulan özel heyetler aracılığıyla süren pazarlıklar, uzunca bir süre çatışmasızlık ortamı yaratmıştı. Ancak Erdoğan’ın, başkanlık hayalleri yüzünden barış masasını devirmesiyle kısa sürmüştü bahar. Yeniden güvenlikçi politikalar devreye girmiş, Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı illerde PKK’ya bağlı gruplar ile ordu yeniden çatışmaya başlamıştı. Bölgeden yine ölüm haberleri geliyordu. 

          Ayları bulan sokağa çıkma yasakları, artan can kayıpları, orantısız şiddet kullanımına karşı bir grup akademisyen, seslerini yükseltmeye karar verdi. Bir kısmı Türkiye’de, bir kısmı da dünyanın saygın üniversitelerinde çalışan 1128 akademisyen, 2016 yılının ocak ayında “Bu suça ortak olmayacağız” başlıklı bir bildiri yayınladı. Oldukça sert ifadeler içeren metinde, “Devletin bölge halklarına karşı gerçekleştirdiği katliam ve uyguladığı bilinçli sürgün politikası”ndan vazgeçilmesi çağrısı yapılıyordu. Bildiride bu ifadelerin yanı sıra, sokağa çıkma yasaklarının kaldırılması, barış masasına yeniden dönülmesi gibi barışçıl talepler de vardı.

          Bülent Mumay
          Bülent Mumay : Bild: privat

          Daha sonradan “Barış için Akademisyenler Bildirisi” olarak anılan bu metne devletin tepkisi sert oldu. Bildiride PKK’ya yönelik bir eleştirinin olmamasına isyan eden Erdoğan, imzacıları ihanetle suçluyordu. Devletin zirvesinden gelen bu tepkiye karşı yargı üniversite yönetimleri ve yargı da sessiz kalmadı, kalamadı. Bir yandan idari, bir yandan yargı soruşturmalarıyla kıskaca alınmıştı imzacı akademisyenler. Aslına bakarsanız, 15 Temmuz 2016’daki darbe girişimine kadar akademisyenlere yönelik önemli bir yaptırım uygulanmadı. Hatta bazı üniversite rektörleri, tepeden gelen “cezalandırma” taleplerini ağırdan alarak meseleyi soğutmaya çalışıyordu. 

          Ancak bildiriden 6 ay sonraki darbe girişimi, barış imzacılarına ceza verme hakkını, yargı ve üniversite yönetimlerinin elinden aldı. Darbe ile mücadele için çıkarılan Olağanüstü Hal Kanunu ile barış imzacıları tek tek üniversitelerden uzaklaştırılmaya başlandı. Olağanüstü hal yetkisini, tüm muhalifleri kamudan temizlemek için kullanan hükümet, ayda bir yayınladığı kararnamelerde yüzlerce akademisyeni işsiz bıraktı. Akademisyenler sadece işlerini kaybetmediler. Yeniden iş bulma umutlarını da yitirdiler. Akademide on yıllarca süren uğraştan sonra yaptıkları kariyer, bir bildiriye imza attıkları için yine tek bir imza ile silindi. Beş kuruşsuz sokakta buldular kendilerini. Ne bir maaş, ne bir tazminat.

          “Darbecilik, bölücülük”le suçlanarak işinden olanlara, ülkedeki atmosferde pek kimse iş vermeye de yanaşmıyor. Başka ülkelerdeki üniversitelerde de kendilerine gelecek arayamıyorlar. Sadece kendilerinin değil, eşlerinin bile pasaportları iptal ediliyor çünkü. Çaresizlikten kimisi bir yayın evinde dizgici olarak işe giriyor, kimisi diplomalı pilav satıcısı olarak sokakları arşınlıyor… İmzacı akademisyenleri “Oluk oluk kanlarını akıtacağız” diye tehdit eden suç örgütü lideri sokaklarda özgürce gezerken, bağlandığı televizyon programında “Çocuklar ölmesin” diyen öğretmen 1 yıl 3 ay hapse çarptırılıyor.

          1128 akademisyen, yazının başında hikayesini anlattığımız şehit Yüzbaşı’nın oğlu Ulaş gibi, başka çocuklar babasız büyümesin diye imza atmışlardı o bildiriye. Ama bir imza yüzünden, şimdi kendi çocuklarına ekmek alamayacak hale gelmişlerdi. Geçen hafta darbe yetkisiyle kovulan imzacı akademisyenlerden biri, Doç. Dr. Ulaş Bayraktar’dı. Hayır, isim benzerliği değil. 5 yaşındayken PKK ile mücadelede babasını kaybeden çocuk, yaşadığı acının tekrarlanmaması için verdiği imza ile kapının önüne konulmuştu. Hem de akademisyen eşi ile birlikte.

          Doç. Bayraktar, eşi ve iki çocuğuyla beş parasız kalmasına rağmen, hiç kızgın görünmüyor. Durumunu merak eden dostlarına sosyal medya hesabında şöyle yanıt veriyor: “Kızgın değilim, öfke duymuyorum. Şerbetliyim ne de olsa, babamı 5 yaşında benden alan sorunu nefretle, intikam duygusu ile düşünmemeyi bir şekilde becerebildiğimi sanıyorum.”

          Babasını şehit verdiği örgüte yardım etmekle suçlanıyor Ulaş Bayraktar. Bildiriye imza attığı için, şehit babası adına açılan park bile yıkılmış. Ama o bıkmadan, usanmadan barış istemeye devam ediyor. Türkiye’de her şehit cenazesinden sonra atılan, “Şehitler ölmez” sloganını da şöyle yorumluyor işsiz akademisyen: “Şehit Beşir Bayraktar ölmemiş olabilir ama benim babam olan Beşir Bayraktar öldü. Ve ben bunu kan davası olarak görmedim. Babamın kanını akıtan Kürt hareketinin kökü kuruyana kadar bu süreç devam edecek demedim.”

          “Baban bu bildiriye imza attığını görse ne derdi?” sorusunu ise şöyle yanıtlıyor: "37 yıl sonra, benim çocuklarım için endişe ettiğim bir yaşam mı isterdi yoksa çocuklarının, torunlarının huzur içinde, adil bir yaşam sürmesini mi isterdi? Neden öldü benim babam? Eğer bu iş şehitler vererek, insanların canını alarak çözümlenecek olsaydı 37 yılda ilerleme kaydedemez miydik?”

          37 yıllık çatışma sürecinde 7 bin devlet görevlisi, 40 bin PKK’lı, 16 bin sivil can verdi… Arkalarında on binlerce Ulaş bırakarak… Doçent olan Ulaş’ın sorusuyla bitirelim: Sahi nereden nereye geldik şimdi?

          Weitere Themen

          Drei deutsche Kurstädte ausgezeichnet Video-Seite öffnen

          Unesco-Welterbe : Drei deutsche Kurstädte ausgezeichnet

          Die deutschen Kurstädte Baden-Baden, Bad Ems und Bad Kissingen sind in die Liste des Unesco-Welterbes aufgenommen worden – neben Kurstädten in weiteren Ländern Europas. Auch die Künstlerkolonie Mathildenhöhe in Darmstadt schaffte es neu auf die Liste.

          Topmeldungen

          Der Finanzminister nutzt die Bühnen, die sich ihm bieten: Anfang Juli posierte Olaf Scholz vor dem Kapitol in ­Washington.

          Kanzlerkandidat Scholz : Der Mann mit dem Geld

          Schon viele Finanzminister wollten Kanzler werden. Geklappt hat es erst einmal. Ganz abwegig erscheint es nicht mehr, dass Olaf Scholz es schaffen könnte.
          Raus mit dem giftigen Schlamm: In diesem Hotel in Altenahr packen Freiwillige vom Helfer-Shuttle und Bundeswehrsoldaten gemeinsam an.

          Als Helfer im Flutgebiet : Wer hier war, findet keine Ruhe mehr

          Keller trocken legen, Müll wegschaffen und immer dieser Schlamm: Anstatt in den Urlaub zu fahren, ist unser Autor ins Ahrtal gereist. Freiwillige Helfer werden dort nach wie vor gebraucht. Aber es gibt auch Spannungen – mit der Polizei.

          Newsletter

          Immer auf dem Laufenden Sie haben Post! Abonnieren Sie unsere FAZ.NET-Newsletter und wir liefern die wichtigsten Nachrichten direkt in Ihre Mailbox. Es ist ein Fehler aufgetreten. Bitte versuchen Sie es erneut.
          Vielen Dank für Ihr Interesse an den F.A.Z.-Newslettern. Sie erhalten in wenigen Minuten eine E-Mail, um Ihre Newsletterbestellung zu bestätigen.