https://www.faz.net/-iha-9rt7c

İstanbul’dan mektuplar : Basın özgürlüğü hayat kurtarır!

  • -Aktualisiert am

Ende August 1999 zerstörte ein Erdbeben die Moschee in Sakarya Bild: dpa

1999 depremi, sadece bir doğal felaket değildi. Açgözlülüğün, kural tanımazlığın da bedelini ödedik. İstanbul’da yaşanan son sarsıntı; geçen 20 yılın da, nereye harcandığı belli olmayan 66 milyarlık deprem vergisinin de işe yaramadığını ortaya koydu.

          3 Min.

          Türkiye, bundan tam 20 yıl önce yakın tarihinin en büyük felaketlerinden birini yaşadı. 1999’un 17 Ağustosu’nun ilk saatlerinde, 7,4 şiddetindeki depremle sarsıldık. Depremin merkez üssü, İstanbul’a yaklaşık 100 kilometre uzaklıktaki Kocaeli’ydi. 45 saniyelik deprem, sadece Türk sanayiinin kalbi olan Kocaeli’ni vurmadı. Ülkenin en büyük metropolü İstanbul başta olmak üzere Batı’daki birçok kent depremden etkilendi. Resmi rakamlara göre faciada 17 bin kişi yaşamını yitirdi, Türkiye ekonomisi milyarlarca Euro’luk zarara uğradı.

          Zur übersetzten, für die deutschen Leser redaktionell bearbeiteten Fassung der Kolumne
          Alman okurlar için çevrilip düzenlenmiş versiyonu için tıklayın

          Deprem acı bir gerçeği ortaya çıkardı. Ülkenin en gelişmiş bölgesinde bile ne devlet, ne de vatandaşlar depreme hazırdı. Deprem kuşağında yaşadığımızı bilmemize rağmen… Plansız kentleşme ile sanayileşme, çarpık yapılaşma ve devletin denetim görevini yerine getirmemesi facianın faturasını daha kabarık hale getirmişti. Müteahhitlerin kâr hırsları bir de… Enkazdan çıkan midye kabukları, binaları daha ucuza mal etmek için inşaata elverişli olmayan deniz kumu kullanıldığını ortaya koyuyordu.

          Hem binaları, hem de ekonomisi çöken bir ülkeyi ayağa kaldırmak kolay değildi. Elbette bütün dünyadan yardım eli uzatıldı. Ama depremin yaralarını sarmak büyük ölçüde Türkiye’ye düştü. 1999 yılında Türkiye’yi yöneten koalisyonun ilk yaptığı şey, yeni binaların daha sağlam inşa edilmesi için yapı yönetmeliğini değiştirmek oldu. Okul ve hastanelerin güçlendirileceği duyuruldu, beklenen depremden sonra vatandaşların güvenle bekleyebilecekleri yüzlerce toplanma alanı açıklandı.

          Bülent Mumay

          Depremin yarattığı enkazı ortadan kaldırmak ve Türkiye’yi beklenen yeni depreme dayanıklı hale getirmek için ciddi bir bütçe gerekiyordu. Çünkü 17 Ağustos 1999 depremi, yıkıp geçen bir facia değildi sadece. Aynı zamanda, büyük İstanbul depreminin yaklaşmakta olduğunun habercisiydi. Kocaeli’nde 17 bin can alan depremin bir benzerinin, 17 milyon nüfusu olan ve bina yığınına dönen İstanbul’da yaratabileceği yıkımı tahmin etmek bile ürkütücüydü.

          Bu nedenle dönemin hükümeti, sadece bina yönetmeliğini değiştirmekle yetinmedi. Zaten dolaylı vergi yükü yüksek olan vatandaşlara, neredeyse tükettikleri her şey için deprem vergisi ödeme zorunluluğu getirdi. İnternet aboneliğinden bankacılık işlemlerine, loto ve piyango gibi işlemlerden uçak biletlerine kadar birçok alanda deprem vergileri kondu. Bu kararları alan hükümet, felaketin yarattığı ekonomik tahribatın da etkisiyle 3 yıl sonra sandığa gömüldü. 2002 seçimlerinden, Erdoğan liderliğindeki AKP birinci olarak çıktı.

          1999 felaketinden sonra 3 yılı eski hükümet, 17 yılı ise Erdoğan döneminde olmak üzere toplam 20 yılda, tam 66 milyar lira (yaklaşık 10,7 milyar Euro) deprem vergisi ödedik. Beklentimiz; bu bütçe ile yaşadığımız kentlerin, çocuklarımızı gönderdiğimiz okulların, üzerinden geçtiğimiz köprülerin, içinde yaşadığımız binaların daha güvenli hale gelmesiydi. Gerekli önlemlerin alınmaması halinde, İstanbul’da beklenen depremin 100 bin kişinin hayatına mal olmasından endişe ediliyor çünkü. Bu kabus senaryosunun yanı sıra ekonominin can damarı olan İstanbul’un depremde ağır hasar alması, Türkiye’nin kolay kolay ayağa kalkamaması anlamına da geliyor.

          20 yıl önceki trajedinin de, 20 yıl boyunca ödediğimiz vergilerin neredeyse hiçbir şeyi değiştirmediğini geçen hafta İstanbul’da meydana gelen bir depremle hissettik. Şükürler olsun ki yaşadığımız, beklenen 7 ve üzerindeki depremlerden biri değildi. Ama 5.8 şiddetindeki deprem bile, kâbus senaryosunun çok da uzak olmadığını gösterdi. Fay hattında olan ve depreme hazırlıklı herhangi bir ülkede gündelik hayatı etkilemeyecek olan sarsıntı; İstanbul’da hayatı durdurdu. Şans eseri can kaybı yaşanmadı. Ancak çok sayıda konut ve okulda hasarlar meydana geldi. İki caminin minaresi koptu. 5.8’de bile bu hale gelen binaların, takvimi yaklaşan büyük depremde ne hale geleceğini tahmin etmek pek zor değil.

          1999’daki felaketin ardından, depremlerden sonra vatandaşların artçı sarsıntılara karşı güvenle bekleyebilecekleri, binalarının hasarlı olması halinde kurulacak çadırlarda yaşayabilmeleri için toplanma alanları ilan edilmişti. Ancak geçen haftaki küçük deprem, bu arazilerin “tarih” olduğunu ortaya koydu. Evlerinden çıkıp güvenli alan tabelalarını takip edenler, ilan edilen arazide ya bir alışveriş merkezi ya da yeni toplu konutlarla karşılaştı. Güvenli bölgeler, bir bir imara açılarak Erdoğan iktidarının başat sektörü olan inşaat şirketlerine verilmişti!

          Erdbebenschäden am Minarett der Zentralmoschee im Stadtteil Avcılar am 26. September

          Deprem için önlem alması gerekenlerin, önlemlerin kendisini nakde çevirmeye başlaması pek şaşırtıcı değildi. Daha doğrusu kamuoyunun bunları geçen haftaki depremle öğrenmesi sürpriz değil. Çünkü bu ve benzeri gerçekleri, ihmalleri haberleştiren gazeteciler ya hapis ya da para cezalarıyla susturulmak istendi. Erdoğan’ın partisi adına uzun yıllar İstanbul’u yöneten eski Belediye Başkanı Kadir Topbaş, kentin göbeğindeki deprem toplanma alanını önce imara açtı, akabinde damadı olan müteahhide devretti. Bu skandalı kamuoyuyla paylaşan gazeteci Çiğdem Toker, hem 2 yıllık hapis hem de 1 milyon TL’lik (yaklaşık 160 bin Euro) tazminatla karşı karşıya kaldı. İstanbul’da bir başka deprem toplanma alanının, Erdoğan’ın oğlunun yönetimindeki İslamcı vakfa devredildiğini de -basına yönelik cendere nedeniyle- maalesef az kişi duyabildi.

          Gerçeklerin halkla ulaşmasını engelleme çabası, sadece deprem haberlerinde gözlenmiyor. Sağlık Bakanlığı’nın hazırladığı ve kamuoyundan gizlenen kanser raporunu bir gazetede kaleme alan akademisyen Bülent Şık, geçen hafta 15 ay hapis cezasına çarptırıldı. Şık’ın yaptığı şey, hangi ürünlerin kanserojen içerdiğini kamuoyuyla paylaşmaktan ibaretti… Belli ki Saray’ın güdümündeki yargımız halkın kanserden ölmesine engel olmayı suç sayıyordu. Tıpkı halkı depremden korumak isteyenlere yaptığı gibi… Dünyanın her yerinde erken teşhis hayat kurtarır. Türkiye’de ise -o günleri görebilirsek- özgür basın halkın hayatını kurtaracak.

          Weitere Themen

          Kasa kazandı, vicdanlar kaybetti

          İstanbul’dan mektuplar : Kasa kazandı, vicdanlar kaybetti

          Adettendir; her yılın sonuna doğru, almanak tadında geçen yılın özeti yapılır. Türkiye’de yaşayanların bunun için aralık sonunu beklemesine gerek yok. 2019’u tek br cümle özetliyor çünkü: “Sandıkta kaybedenler, vicdanlarını da kaybediyor.”

          Topmeldungen

          Lega-Chef Matteo Salvini hat bei seinem Besuch in Venedig eindringlich dafür geworben, die Hochwasserschutzmaßnahmen zu verbessern.

          Jahrhundertflut in Venedig : Tage des Alarms

          Immer wieder gibt es in Venedig heftige Überschwemmungen. Doch der italienischen Politik ist es bisher nicht gelungen, wirksame Vorkehrungen gegen Hochwasser zu treffen.

          Newsletter

          Immer auf dem Laufenden Sie haben Post! Abonnieren Sie unsere FAZ.NET-Newsletter und wir liefern die wichtigsten Nachrichten direkt in Ihre Mailbox. Es ist ein Fehler aufgetreten. Bitte versuchen Sie es erneut.
          Vielen Dank für Ihr Interesse an den F.A.Z.-Newslettern. Sie erhalten in wenigen Minuten eine E-Mail, um Ihre Newsletterbestellung zu bestätigen.